Eğitim Sosyolojisinin Tanımı, Konusu, Özellikleri ve Gelişimi

EĞİTİM SOSYOLOJİSİNİN TANIMI, KONUSU, ÖZELLİKLERİ VE GELİŞİMİ

Eğitim Kavramı ve Eğitim Bilim

Eğitim, bireyin yaşadığı toplumda yeteneğini, tutumlarını ve olumlu değerdeki diğer davranış biçimlerini geliştirdiği süreçler toplamıdır. Eğitim, bireyin toplumsal yeteneğinin ve en elverişli düzeyde kişisel gelişmesinin elde edilmesi için seçilmiş ve denetimli bir çevreyi (özellikle okulu) içine alan toplumsal bir süreçtir. Eğitim, bireyin davranışlarında, kendi yaşantısı yoluyla ve amaçlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir.

Bu tanımlar dikkate alındığında eğitimin, kişiliğin gelişmesine yardım eden ve onu temel alan, bireyi yetişkin yaşamına hazırlayan, gerekli bilgi, beceri ve davranışlar elde etmesine yarayan bir süreç olduğu söylenebilir. «Eğitim bilim» ise, eğitimi kendisine konu alan bir bilidir. Eğitim olayını bilimsel yöntemlerle inceleyen, eğitim sorunlarını bilimsel bir yaklaşımla çözümlemeye çalışan ve eğitim alanında kurallar ve kuramlar düzenlemeyi amaçlayan bir bilim dalıdır.
Durkhiem’a göre eğitim, fizik ve sosyal çevrenin insan üzerinde meydana getirdiği etkilerdir. Fakat eğitim deyince daha çok, okulda sürdürülen etkinlikler anlaşılmıştır. Örneğin çocuğun kalıtım yoluyla getirdiği özelliklerinin keşfedilip azami ölçüde geliştirilmesi; çocuğun, gencin ve yetişkinin içinde yaşadığı çevreye uyarlanması; genç kuşaklara sosyo-kültürel değerlerin aşılanıp öğretilmesi; bireyin toplumun değişim koşullarına ayak uydurabilmesi için gerekli, bilgi, görgü, beceri ve alışkanlıklarla donatılması gibi etkinlikler eğitimi içerir.

Birçok düşünür, eğitimi bireysel açıdan ele almıştır. Örneğin Kant’a göre eğitim, insanın mükemmelleştirilmesidir. J. S. Mill’e göre bireyin kendisi ve başkaları için mutluluk aracıdır. H. Spencer’a göre de iyi yaşama olanakları sağlayan etkinliklerin tümüdür.

İlkçağların toplumlarında eğitim, sağlam vücut, fizik çevre koşullarına dayanıklılık, cengâverlik, avlanma, ok atma, ata binme gibi becerileri içerirdi. Okul denen kurum mevcut olmayıp, eğitim, yaygın eğitim biçimindeydi. En önemli eğitim kurumları aile, klan ya da kabile, aşiret gibi kurumlarla dinsel ya da siyasal nitelikli önderlerdi.

Yazının bulunması ve toprağa yerleşme olayı eğitimin örgütlenmesi ve kurumsallaşması açısından bir başlangıç noktası olmuştur. Yunanlılarda ve Mısırlılarda eğitim, özgünleşmeye doğru gider. Eflatun, yetişkinleri akademide toplayıp onlara ders verirdi. Mısırlılar eğitimi ailede başlatıp, beş yaşına gelen çocuğu okula gönderirdi. Bu toplumlarda eğitim örgütleşmeye yüz tutmuştur.

Sparta sitesi devletçi ve toplumsal bir eğitim uygulamaktaydı. Atina sitesi ise, Aristoteles’in bireyci eğitiminin etkisiyle liberal bir eğitim anlayışını uyguluyordu. Sofistler, eğitime hitabet sanatını getirmişlerdi. Bunu destekleyen gramer ve diyalektik de eğitimin belli başlı öğeleri idi. Diyalektik özellikle Sokrates ve onun öğrencisi Eflatun tarafından işlenmiştir. Sokrates’ta hür düşünce ve ahlak gelişmiştir. Eflatun ise, devletçiliğe önem vermiş, bireyler ve aile ikinci planda kalmıştır.

Eflatun, çocukların ailesinden alınıp belli bir yaştan sonra devlet okullarında beden eğitimi (cimnastik), müzik ağırlıklı bir eğitime tabi tutulmalarını ister, güzel sanatları bir eğitim aracı olarak sayar. Ona göre eğitim sadece çocuklar için olmayıp, kadınlar için de gereklidir.
Devlet güvenliği-nin temelinde kolektivist zihniyetin geçerli olduğu ocaklarda yetişen savaşçılar vardır. Bunların ailesi, malı, mülkü yoktur.

İdareciler de savaşçıların (bekçi) içinden yetişmelidir. Devletin idarecileri, bekçilerin sahip olduğu ruh ve beden özelliklerine sahip olmalı, beden sağlamlığına, ruhsal inceliğe ulaşmış bulunmalıdır. Ayrıca bilge bir kişiliğe sahip olmalıdır. Bunun için de felsefe bilmelidir. Bu nedenle Eflatun, «Devlet adamı filozof, filozof devlet adamı olmalıdır.» ilkesini önermiştir.

Eflatun’un öğrencisi Aristoteles ise, ortaklaşa toplum düzenine karşı çıkar. Köleliğin kaldırılmasını isteyen hocasına «köleliği kaldırırsak tarlalarımızda aristokratları mı çalıştıracağız» itirazında bulunur. O, bireyci toplum düzenine taraftır. Eğitimde insanın beden, içgüdü ve akıl yönünü esas alır. Her üçünün de eğitimde yararlı, gerekli, erdemli, ahlaklı şeylerin öğretilmesini önerir. Aristo da eğitimi devlet ve toplum yaşamının vazgeçilmez bir öğesi olarak düşünmüştür.

Batı uygarlığının temelinde Yunan ve Roma kültürü bulunur. Yunanlılar, felsefe, şiir, sanat ve bilim yönünden; Romalılar ise askerlik, hukuk, politika ve yönetim açısından Batı uygarlığının öncüsüdürler. Romalılar, iyi bir yönetim mekanizması içinde eğitime katkıda bulunmuşlardır. Burada eğitim, devlet tarafından ele alınmamış, yasalarla düzenlenmiştir. Aile kurumu, eğitimin gerçekleştiği başlıca kurumdur.

Romalıların eğitiminin temel ilkesi iyi vatandaş yetiştirmektir.

Ortaçağ Avrupa’sında eğitim dinsel nitelikte idi. İlkçağdaki Hümanist eğitim, yerini teosantrik ve skolastik bir eğitime bırakmıştır. Felsefe ve teoloji kaynaşmıştır. Ortaçağ dinsel eğitim idealinin kaynağı manastır okullarıdır. Şövalyelik, lonca örgütü, kent okulları ve üniversiteler diğer eğitim kurumlarıdır.Yeniçağda Rönesans ve Reform hareketleri eğitime yeni boyutlar kazandırmıştır. Rönesans hümanist eğitimi, çok yönlü ve yaratıcı düşünceyi, gelişmiş insan yetiştirmeyi amaç edinen bir aristokrat ve seçkin eğitimidir. Reform hareketi ise, kilise ve politikadaki yenileşmeyi ifade ediyordu. Hıristiyanlık kültürüne dayanır ve geniş halk kitlelerine yayılır.

17. Yüzyılda rasyonel ve emprik akımlarla doğa bilimleri ve akıl ön plana geçer. Didaktikçi J. A. Komensky’in (1592-1670) de yaşadığı bu yüzyılda, eğitim planlı, sürekli ve mükemmel duruma gelmiştir. Dersler yöntem ve içerik bakımından geliştirilmiş olup, pozitif bilgiler ağırlıklı olmuştur.

18. Yüzyıl ise, bir aydınlanma çağıdır. Descartes (1596-1650), Spinoza (1632-1672), Bacon (1561- 1626), Hobbes (1588-1679), Lock (1632-1704), Hume (1711-1776) gibi filozoflar bu çağı temsil etmektedirler. Rasyonalizm ve Natüralizm gibi felsefi akımlar ön plana çıkmıştır. İnsan zihni boş bir levhadır, önemli olan, eğitimin buna yazdıklarıdır. İnsan, doğadan iyi olarak gelir. Eğer bozulmuşsa bunun nedeni, içinde yaşadığı kültür ve toplumdur. Natüralist eğitimin temsilcisi J. J. Roussseau’dur. Entelektüel ve Hümanist eğitimi reddeder. Ona göre eğitimin amacı, doğal bir insan yetiştirmek olmalıdır. Bireyci bir eğitim modeli, sunar. Kız ve erkeklerin eğitiminin ayrı olmasını ister.

Herder (1174-1803) ve Humboldt’un (1769-1859) temsil ettikleri yeni hümanizme göre eğitim, eski Yunan’ın klasik değerlerini getirip harmonik-estetik hareket etmeli, böylece maddî doğa üzerinde egemenlik kurmalı ve otonom bir kişiliğe erişmelidir.

Kant’a (1724-1804) göre bireysel eğitimin amaçları disiplinleştirme, uygarlaştırma, kültürleştirme ve ahlikleştirme olmalıdır. Fithce (1762-1814), milliyetçi ve toplumcu eğitimi savunmuştur.

Öğretim ile işin birleştirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Hegel (1770-1831) ise, devletçi eğitimi savunur. Rousseau’nun bireyciliğine cephe alır. Onun eğitiminde temel ilke, doğaya uygunluk değil, kültüre uygunluktur. Birey, kendi okulu, ailesi, ana dili ve ahlakı içerisinde yani tarihsel bir toplum içerisinde vardır. Bireyin içten biçimlenmesi bunlar sayesinde olur. Eğitimci, çocuğun benliğinde nesnel bilincin gücünü geçerli kılmalıdır. Ona göre mutlak bilinci en iyi temsil eden devlettir. O halde eğitim devletin bir işlevidir ve devlet, eğitimin merkezi konumundadır.

Pesalozzi(1746-1827) sosyal eğitimi savunur Eğitim ve öğretimin temel amacı, insanların maddi sefaletten kurtulması ve beşeri yönden bağımsız kılınması olmalıdır. Fröebel (1782-1852), okul öncesi eğitimin temsilcisidir. Kır eğitim yurtlarının iş-yaşantı ve yaşam okullarının öncüsüdür. İlk kez oyunun çocuğun gelişimi üzerindeki rolünü ele alıp incelemiştir.

H. Specer (1820-1903), pozitivist eğitimin kurucularındandır. İnsanın tüm yeteneklerinin geliştirileceği bir eğitimden yanadır. Eğitime ait düşünceleri yararcılığa dayanır ve bütün bilgilerin yaşamda kullanılabilir olması ile belirlenir. Tabiat bilimlerine ağırlık veren yeni bir sistem getirir. Bu görüş, ABD’de pragmatist eğitim anlayışının temelini oluşturur.

SOSYOLOJİ

Beşeri toplumun sistematik incelenmesiyle ilgilenen bir toplumsal kurallar bütünü olan toplum bilimdir. Davranış bilimlerindendir ve daha çok uygar toplumlarla ilgilenir. En geniş anlamıyla insan davranış ve ilişkilerini konu edinir. Bir arada bulunan insanlar olayı üzerinde yoğunlaşır. Toplumun her yerinde mevcut toplumsal davranışın kalıplaşmış düzenliliklerini inceler. Bu alandaki toplumsal kuralları ve yasaları saptamaya çalışır.

Sosyoloji, toplumda gruplar üzerinde durmakta, grupların yapı ve işlevlerinin çözümlenmesini ele almakta, grupların kökeni, yapısı ve birbirleriyle ilişkilerini insan davranışı yönünden incelemektedir. Toplumdaki olayları nesnel olarak inceleyip, olayların gerçekleşmesine ilişkin kuram ve yasalara sahip olmak ister. Bilimsel yöntemlerle toplumsal olguları inceler. Eğitsel olaylar da toplumda gerçekleştiğine göre, sosyolojinin, eğitimi bir toplumsal kurum olarak ele alması kaçınılmaz bir durumdur. İşte Eğitim Sosyolojisi denen ayrı bir uzmanlık alanı bu nedenle ortaya çıkmıştır.

EĞİTİM SOSYOLOJİSİ

Klasik sosyologlardan Lester Ward 1883 yılında yayınlanan Dinamik Sosyoloji adlı eserinde ilk kez eğitim sosyolojisinden söz etti. Ward, toplumsal gelişmede bir öğe olarak eğitimin önemine değindi. Daha sonra John Dewey 1899 yılkında Okul ve Toplum isimli eseriyle eğitim sosyolojisi alanını güçlendirdi. Dewey, eğitim sistemini toplumsal değişmenin doğrudan aracı olarak gördü. Böylece okullara bir reform toplumu olarak baktı.

Emile Durkheim, eğitimde bilimsel metodolojinin kullanılabileceğini savundu. Özellikle Fransa’da toplumsal düzensizlikle ilgilendi ve okulların bu durumu önleyebileceğini ileri sürdü. Okulun, çocuğun grup yaşamındaki dayanışma duygusunu uyanık tutan gerekli her şeye sahip olduğunu belirtti.

Durkheim’in eğitim sosyolojisine temel katkısı, eğitime bir toplumsal olay olarak bakışıdır. Ona göre eğitim olgusu, temel olarak toplumsaldır. Kökeni, işlevi ve eğitim kuramı bakımından sosyoloji ile sıkı ilişkilidir. Eğitim toplumdan topluma değişiklik gösterir. Durkheim, eğitimi işlevsel açıdan ele almaktadır. Eğitimin özel işlevi (görevi) metodolojik olarak toplumsallaşmasıdır.

Bununla ifade edilen ise, muayyen değerler ve muayyen entelektüel ve fiziksel beceriler kazandırmaktır. Bu becerileri bireyden hem siyasal toplum hem de kendisinin özel çevresi ister. Toplumun hayatta kalması ve uyum ancak bu yoldan sağlanır.

Durkheim’e göre, çocuklara ahlak eğitimi verilmelidir. Ahlak eğitimi, toplumun temel değer ve inançlarının benimsenmesi sonucu-nu doğuran toplumsallaşma deneyimlerinden oluşur. Bu, eğer başarılı olursa, güçlü bir toplumsal denetim biçimi olur. Böylece bireyler toplumlarının normlarına inanırlar, doğru ya da ahlâkî davranışlarda bulunurlar. Bunların ihlali durumunda suçluluk ve utanma duyarlar.

Alman Sosyolog Max Weber 1920-1930 arası eğitim sosyolojisinde sonradan kullanılan birçok kavramın geliştirilmesinde çok önemli bir rol oynamıştır. Eğitimi, sanayileşmiş ve teknolojik bir toplum içerisinde ele almış; örgün eğitimi, bireyleri özel bir yaşam biçimine hazırlayan bir farklılaşma kurumu olarak görmüştür. Eğitsel kurumların gelecekte toplum için yüksek derecede eğitilmiş uzmanlar yetiştireceğini ileri sürmüş; eğitimi, birey ve grupları özel bir yaşam biçimine hazırlayıcı olarak görmüştür.

EĞİTSEL SOSYOLOJİ VE EĞİTİM SOSYOLOJİSİ

1940 yılından sonra eğitim sosyolojisinde iki farklı görüş belirdi. ABD’de eğitim sosyolojisine ilgi azaldı. Bunun nedenlerinden birisi Eğitim Psikolojisi dalının ortaya çıkışı oldu. Birçok okul yöneticisi bu konuya eğitim sosyolojisinden daha fazla ilgi duydu ve onun gelişmesini teşvik etti. Eğitim psikolojisini eğitim sosyolojisinden daha pratik buldular. Bu pratisyenler çoğunlukla, testler ve bunların ölçülmesi biçiminde bireysel olarak ilgilenmeyi tercih ettiler.

EĞİTİM SOSYOLOJİSİ

Eğitim sosyolojisine ilgiyi azaltan ikinci neden ise bu alanı geliştirmeye çalışan kişilerin araştırma yönünden eğitilmemiş olmalarıydı. Bu görüş, bu dalın sosyolojinin bir dalı olduğunu ileri sürdü ve Eğitim Sosyolojisi kavramını kullandı. Bu görüşe göre eğitim sosyolojisi, bilimsel yöntemlerle kuramsal bilgi elde etmeye çalışır.

Bu durumda sosyoloji, eğitim konusunda eğitim üzerinde yoğunlaşarak eğitimcileri, okulları ve diğer eğitsel kurumları toplumsal kültürel çerçeveleri içinde anlamaya çalışır. Eğitim ve toplum arasındaki ilişkiler geniş bir biçimde ele alınır.

EĞİTSEL SOSYOLOJİ

Diğer görüşü ise okul yöneticileri, eğitim uzmanları ve eğitim profesörleri oluşturuyordu ki bu dalın eğitime özgü olduğunu ileri sürerek sosyolojik kuramın somut, pratik ve çağdaş eğitimsel sorunlara doğrudan doğruya uygulanması gerektiği üzerinde durdular. Bir tür uygulamalı sosyoloji olarak algılandı. Soyut, kavramsal sosyoloji ile ilgilenmedi. Bu durumda sosyoloji, eğitsel psikoloji gibi bir işleve sahip olur. Bunlar Eğitsel Sosyoloji kavramını kullandılar. Böylece eğitsel psikoloji ile eğitsel felsefe arasında bir denge kurmak istediler. Eğitsel sorunlara yararlı ve pratik çözüm yolları istediler.

EĞİTSEL SOSYOLOJİSİ KURAMLARI

Başlıca üç kuram yaygındır: İşlevselci Kuram, Çatışmacı Kuram ve Etkileşimci Kuram

Tarihsel olarak birincisi daha egemen olmuştur. Bu kuram, toplumları bir arada tutan ve eğitim kurumlarının toplumdaki rolü konusundaki güçler hakkında alternatif yorumlar getirir.

İşlevselci Kuramlar

Toplumların üyelerinin ortaklaşa bazı algılamalara, tutumlara ve değerlere sahip olmadıkça anlaşılamayacağını savunur. Temel kavramları şunlardır:

a) Yapı ve İşlev: Bu kuramcılar, toplumların birtakım parçalardan oluştuğunu söylerler. Bu parçalar, her toplumun toplumsal yapısını oluşturur. Toplumun her parçası, toplumun ayakta kalmasına katkıda bulunur. Bu katkı da işlevdir. Bunlar, toplumların hayatî ihtiyaçlarının kurumlar, normlar ve toplumsal roller tarafından nasıl karşılandığını göstermeye çalışırlar. Toplumun çeşitli parçalarının toplumun bütünü üzerindeki işlevlerini olumlu katkı olarak ele alışları eleştirilmiştir. Diğer öğelerin yıkıcı etkilerini dikkate almamışlardır.

b) Bütünleşme: Toplumun çeşitli parçalarının birbirleriyle bütünleşmiş olduğu ifade edilir. Toplumun bir parçasındaki değişme, diğerlerini etkiler. Fakat bu parçalar tam olarak birbirine bağlı olmayıp eşgüdümlü ve bütünleyicidirler. Çok ender olarak birbirlerine ters düşer ve çatışırlar. Her parça diğerinin çalışmasını destekler.

c) İstikrar (Denge): Hiçbir toplum tamamen durgun değildir. Her toplumda toplumsal değişme kaçınılmazdır. Dış etkilerle de bir toplum değişebilir. Bununla birlikte, bu kuramcılar, değişmeden çok, toplumları göreli olarak dengeli tutan güçlerin üzerinde dururlar.

d) Oydaşma (Konsensus): Önemli algılar, duygular, değerler ve inançlar üzerinde anlaşma olması, bu kuramcıların bir diğer görüşüdür. Fakat bu kuramcılara göre, küçük ya da büyük herhangi bir toplumda dünya hakkında paylaşılmış bir takım soyut ve karmaşık varsayımlar vardır. Bu anlaşma, toplumsallaşma yoluyla sağlanır.

Çatışmacı Kuramlar

Toplumun zorlayıcı niteliği ve toplumsal değişmenin istilacılığı üzerinde durular. Çatışmacılara göre güç mücadelesi toplumsal yaşamın temel dinamiğidir. Toplumlar, bir yanda, daha az güçlükler üzerinde zorunlu iş birliğinde bulunan güçlü toplumsal grupları bir arada bulundurur, diğer yanda ise toplumlar sürekli olarak değişmekte ve çözülme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Çünkü, güç mücadelesi, eskilerin yerini alan yeni elit gruplar sonucu olabilir.

Çatışmacılar, toplumların egemen ve yardımcı gruplara bölündüğü görüşündedir-ler. Bu gruplar arasındaki ilişki sömürücüdür. Çünkü egemen gruplar her şeyi alırlar. Bunlar aynı zamanda kendi değerleri ve dünya görüşlerini, diğerlerine empoze ederler. Egemen grup, kendi konumunu meşrulaş- tırmak için sosyal mitler yaratmalıdır.

Çatışmacıların temel kavramları,

a) Çatışma: Bu kuramcılara göre toplumsal kurumlar ve guruplar, genellikle birbirlerine karşı gelen amaçlarla çalışırlar. Bir grubun amaçları ve programları, diğerininkine karşıdır. İktidardakilerin çıkarları, diğerininki ile bağdaşmaz. O halde çatışma, yaygın bir kavramdır. Her grup, egemen olmak için mücadele eder. Bu çatışma genellikle açık ve şiddetlidir.

b) Değişme: Guruplar arasındaki sürekli güç mücadeleleri sürekli değişiklik sonucunu doğurur. Göreli sakinlik ve istikrar dönemleri açıkça gerçekleşir, fakat hızlı değişme dönemlerinde sakinlik ortadan kalkar, hareketlilik ve karışıklık dönemi başlar. Bunlar bastırılınca isyan, devrim sonucu doğurabilir.

c) Zorlama: Bu mücadele ve değişme panoramasında herhangi bir özel grup yeterli gücü sağlamıştır. Böylece geçici istikrar ve toplumsal düzen yaratılır ve daha az güçlüler zorlanmış olur. Bu zorlama sadece güç kullanmaya dayanmaz.

Egemen gurup, kendi baskılarının meşru olduğunu ikna etmek için ezilenlere propaganda yapar. Güçlü gurup, aynı zamanda, istenen davranışı ödüllendirme olarak kaynaklarını olumlu olarak da kullanabilir. Bununla birlikte güç ve propaganda tamamen başarılı olmaz. Daima baskıya bir direnme görülür ve bu direnme, toplumda diğer kaçınılmaz değişmelerle birleşir ve sonuçta toplumsal değişikliklere ve çözülmeye gider. Zamanla, yeni düzen eskinin yerini alır.

Etkileşimci Kuramlar

Bu kuramlar, birbirleriyle etkileşim içinde olan bireyler üzerinde odaklaşır. Bir kültürü paylaşan bireyler, muhtemelen aynı biçimdeki birçok toplumsal durumları yorumlar ve ifade ederler. Çünkü benzer toplumsallaşma, deneyimlere ve beklentilere sahiptirler. Böylece, ortaklaşa normlar, davranışı yönlendirir. Bununla birlikte, bireysel deneyimler, toplumsal sınıf ve konum yönünden farklılıklar vardır.

Etkileşimciler, toplum ve birey arasında karşılıklı bir ilişinin varlığını, sosyolojik çözümlemelerde toplum ya da bireyin bir önceliğe sahip olmadığını, bunların birbirlerinden ayrılamayacağını savunurlar.

Temel kavramları benlik, bireysel ve toplumsal benlik, ayna benlik, başkasının rolünü alma, durum tanımı ve genelleştirilmiş baskı’dır.

Bunlar, düşünme kapasitesi, düşünme ve etkileşim, anlamları ve simgeleri öğrenme, aksiyon ve etkileşim gibi konuları ele alırlar. İnsanların düşünme kapasitesine sahip olduklarını, düşünme kapasitesinin ise toplumsal etkileşime göre biçimlendiğini savunurlar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir